makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2011

E-TIP UYGULAMALARI

Kelime manası ile e-tıp uygulamaları uzaktan-tıp ve termolojik anlamı ise tıbbi bilginin teknik imkanlarla uzakta bulunan bir hastaya yardım edilmesi şeklinde ifade edilebilir. E-Tıp'ın genel maksadı çağdaş bilgi ve iletişim teknolojilerinden yararlanarak gerekli bilgi ve eğitimin olmadığı uzaktaki bir noktaya, uzman bazlı bir sağlık desteği taşımaktır. Zamanımızda e-tıp uygulamaları sağlık hizmetleri alanında pek çok avantajı birlikte getirmektedir. Mesela sağlık merkezlerine uzak olan hastaların e-tıp uygulamaları ile sağlık hizmetlerinden faydalanabilme imkanı mümkün hale gelmektedir.

Ayriyeten bu sistemler ile sağlık masrafları büyük oranda düşmektedir.Hastaların uzaktan takip imkanının olması sayesinde hastane giderleri düştüğü gibi zamandan da tasarruf sağlanmaktadır. Her yerde  hastaya ait datalar, alanında uzman olan şahıslarca değerlendirilebilmektedir. Başka bir avantajı ise bilgiye arzu edildiği  zaman anında ulaşılabilmesidir. Yeni gelişmeleri izlemek veya başka uzmanlara danışmak, hastalıkların teşhisinde ve tedavisinde hızlı, doğru ve etkili karar verilmesine imkan tanımaktadır.

5 Eylül 2011

Aile Hekimliği Bilgi Sistemi

Aile Hekimliği Bilgi Sistemi (AHBS)
AHBS (Aile Hekimliği Bilgi Sistemi), Aile Hekimliği Uygulaması dahilinde görevlendirelecek aile hekimi ve sağlık elemanlarının kullanılması maksadı ile  hazırlanmış bir bilgisayar programıdır. Kapsadığı komponentler itibariyle SağlıkNet’in bir prototipi vasfına sahiptir. AHBS, aile hekimlerince  sahada verilen hizmetlere ait dataları, direkt kaynağından toplayarak bir merkezde derleyen ve derlenen datalardan bütün paydaşlar için  lazım olan bilgileri üretmeyi amaçlayan bir bilgi portalıdır. Maksat ve yöntem itibariyle Sağlık-Net  ile benzer olmasına rağmen içerik bakımından Sağlık-Net’ten daha dar ve yalnızca aile hekimlerinden data derlemektedir. Sağlık-Net ise bütün sağlık kurumları arasında integrasyonu sağlayan bir üst çatı şeklindedir. AHBS, esasen  şu işlevleri yerine getirmek üzere yapılmıştır:

4 Eylül 2011

E-Sağlık Uygulamaları Örnekleri

Literatürde E-sağlık uygulamalarına emsal olabilecek başarılı başka uygulamalar bulunmaktadır. Mesela Fransa Paris Curie Enstitüsü kurduğu elektronik hasta kayıt sistemi ve Promothee adlı bilgi arama motoru ile geleceğin hastanelerini biçimlendirmektedir. Bu sistem ile kanser araştırmalarına ve tedavisine hedeflenen yüksek kaliteli klinik bilgilere rahatça erişilebilmektedir. Sistemin senelik 30 milyon Euro yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Belçika’da enformasyon ve komünikasyon teknolojisi destekli aşı database'i yardımı ile çocuklarda aşılama oranlarının %95’e ulaştığı ifade edilmektedir.  İspanya ve  İsveç arasında gerçekleştirilen anlaşmaya göre,  İsveç hastanelerinde tedavi gören hastalara ait radyoloji filmleri telekonsültasyon yöntemi ile  İspanya hastanelerindeki radyoloji uzmanları tarafından değerlendirilmektedir. İngiltere’de Direkt Online Bilgi Servisi sayesinde  İngiliz vatandaşları hayat tarzı, sağlık bakımı veya kendi kendine bakım konusunda ihtiyaç duyduğu bütün bilgileri değişik interaktif yöntemlerle (internet, telefon) rahatça sağlanabilmektedir.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde son yirmi sene içerisinde yaygın biçimde kullanılmaya başlanan ve büyük altyapı harcamaları yapılan bu sistemlere, yurdumuzda da Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından özel bir önem verilmekte ve bu alanda mühim uygulamalar gerçekleştirilmektedir. 

E-Sağlık Uygulamaları

E-sağlık uygulamaları, sağlık sektöründe pek çok avantajı birlikte getirmektedir. Mesela sağlık bakım masraflarının azalması, hizmet sunumunda ve kaynak paylaşımında verimlilik, sağlık personelinin iletişimin artması, kırsal alanda oturma veya ulaşım zorlukları benzeri sebeplerle sağlık hizmetine erişimde güçlük çeken vatandaşların sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesi, sağlık personelinin ve vatandaşların bilgiye daha kolay erişebilmesi bu yararlardan kimileridir. Bu sistemler ile sağlık hizmeti sunan kurumlar yeni iş  fırsatları elde edebilmekte ve daha çok hastaya daha ucuza sağlık hizmeti verebilmektedir.

Doktorların uzak yerlerde olmasına rağmen hastaları ile alakalı karar verebilmekte, tedavilerini organize edebilmekte ve hatta robot teknolojileri yardımıyla ameliyat dahi yapabilmektedir. E-sağlık uygulamalarında kullanlan teknolojilerden bir kısmı ise tıbbi hataların önlenmesi aşamasında büyük avantaj sağlamaktadır.

E-Sağlık

Enformasyon ve komünikasyon tekniklerinde gerçekleşen gelişmeler bütün sektörlerde olduğu üzere sağlık alanında da büyük değişmelerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu süreç içinde sağlık hizmeti sunum  biçimleri ve verilen hizmet tipleri değişim göstermekte, klasik şekliyle doktor ve hastanın sağlık merkezinde bir araya getirilmesi şeklinde verilen hizmetlerin önemli bir kısmının artık internette verilebilmesi mümkün hale gelmektedir. Bu bağlamda teletıp, akıllı kart, e-reçete, elektronik sağlık kayıtları, e-randevu, klinik karar destek sistemleri, sağlık bilişimi ve e-sağlık benzeri yeni kavramlar ve uygulamalar meydana çıkmaktadır.  Bu kavramlardan en önemlisi ise e-sağlık ve e- randevu kavramıdır.

2 Eylül 2011

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU

Zelzele, sel benzeri tabii afetler ve harpler, cinsel veya fiziksel şiddete maruz kalma, işkence görme, kaçırılma, trafik kazaları, terörist eylemlere maruz kalma benzeri zorlayıcı ve bireyin baş etme kapasitesini aşan durumlar ruhsal bakımdan travmatik hadiselerdir. Bu sebeple, yaşandığında birey ve toplumlarda kısa veya uzun  sürebilen psikolojik sorunlara sebep olurlar. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) normal insan tecrübelerinin haricinde kalan bu tür hadiseler yaşandığı zaman gelişen ve maruz kalan hemen herkes için problem kaynağı olabilecek duygusal, zihinsel, davranışsal ve sosyal bozuklukları kapsayan bir sorundur.

TSSB tanısının konabilmesi için, kişinin gerçek bir ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma veya kendisinin ya da başkalarının fiziksel bütünlüğüne yönelik tehdit yaşamış veya bu tarz bir hadiseye tanıklık etmiş olması, bu hadiseler esnasında da yoğun korku, dehşet ve çaresizlik hisleri yaşamış olması gerekmektedir. Ayriyeten, bu  esas ölçüt yanında yeniden yaşama, olayı hatırlatan veya eşlik eden uyarılardan devamlı kaçınma, genel tepki verme seviyesinde azalma ve aşırı uyarılmışlık belirtilerinin var olup olmadığına, bu belirtilerin belirgin bir sıkıntıya veya toplumsal, mesleki ve hayatın diğer alanlarında mühim bir fonksiyon kaybına sebep olup olmadığının kontrol edilmesi gerekmektedir.

31 Ağustos 2011

TÜKENMİŞLİK BELİRTİLERİ

Kişide tükenme durumunda meydana çıkabilecek belli başlı semptompları şunlardır: Psikofizyolojik belirtiler: yorgunluk ve bitkinlik duygusu, enerji kaybı, kronik soğuk algınlığı, sık baş ağrıları ve uyku düzensizlikleri, gastrointestinal rahatsızlıklar ve kilo verme, solunum zorluğu, psikosomatik rahatsızlıklar, koroner kalp hastalığı insidansında artma.

Psikolojik semptomlar: duygusal bitkinlik, kronik bir sinirlilik durumu, hemen öfkelenme, zaman zaman bilişsel yeneklerde zorluklar yaşama, hayal kırıklığı, bitap duygu hali, anksiyete, huzursuzluk, sabırsızlık, özsaygı yitimi , değersizlik, eleştiriler karşsısında aşırı hassasiyet, kararsızlık, apati, boşluk ve anlamsızlık hissi, ümitsizlik.

Davranışsal belirtiler: hatalar yapma, bazı şeyleri erteleme veya sürüncemede bırakma, işe geç gelme, izinsiz olarak veya hastalık sebebi ile işe gelmeme, işi bırakma eğilimi, hizmetin niteliğinde bozulma, işte ve iş haricindeki ilişkilerde bozulma, kaza ve yaralanmalarda artış, meslektaşlara ve hizmet verilen bireylere, mesleğe vb.. karşı alaycı bir tavır sergileme, işle ilgilenmek yerine başka şeylerle vakit geçirme, kuruma ilginin kaybı. 

30 Ağustos 2011

UMUT STRES VE DEPRESYON


UMUT STRES VE DEPRESYON

Umut, gelecek ile alakalı bir hedefe ulaşmada sıfırdan fazla olan beklentilerdir. Bir çıkış yolunun mevcudiyetine ve yardım ile kişinin varlığında farklılıklar meydana geleceği inancı en mühim vasfıdır. Umutsuzluk ise bir hedefe ulaşmada sıfırdan az olan negatif beklentiler biçiminde ifade edilir. Hem umut hem de umutsuzluk, her ikisi de bireyin gelecekteki gerçek amaçlarını gerçekleştirme imkanlarının muhtemel yansımasıdır. Umut ve umutsuzluk zıt beklentileri sembolize eder. Umutta amacı gerçekleştirmek için uygulamaya konulan planların başarılı olacağı öngörüsü mevcutken; umutsuzlukta başarısızlık yargısı mevcuttur. Bu iki uç beklenti herkes için farklılık gösterir. Bu plan ve beklentilerin hepsi sadece kişinin planlarını amacına nasıl oturttuğu değil, kendisi için meydana getirdiği amacın biçimini de belirler. Kişi bu düşünce şeklini aşağıdaki şu süreçlerden geçirir .

Yeteneğe karşı  şans: Kişi hedeflerini yetenek veya şans ile elde edebilir. Geleceklerinin şansa bağlı olduğuna inan kişiler hedefe yönelik davranışa daha az yönelirler. Daha da ötesi bireyin planlarının etkin olmayışına olan inancı da ona bir yeterlilik duygusu verir. Eylemin etkinliğine veya etkinsizliğine olan inanç ve bireyin kendisine saygısı ve yeteneğine olan inancı umutsuzluk hislerinin belirlenmesinde temek faktördür.

Güvene karşı güvensizlik: Başka kimselere karşı hissedilen güven, umut hissinin gelişmesinde mühim bir rol oynar. İnsanlara olan bağımlılık yönünden incelendiği zaman diğer bireylere olan güvensizliğinin şiddeti bireyin hedeflerini sınırlandırır. Güven duygusu olmayan bir kişi başkaları ile beraber başladığı eylem başarısızlıkla neticelenince bundan başkalarını sorumlu tutar.

Güven duygusu gelişmiş birey ise hatalı bir neticeden kısmen kendini sorumlu tutar. Bu sebeple güvensiz birey uzun süreli değil de kısa süreli hedefleri tercih eder.

Uzun döneme karşı kısa dönem: Umut, kısa ya da uzun dönemde veya her ikisinde birden ulaşabilecek amaçları belirler. Sürenin uzaması ile umutsuzluk belirmeye başlar. Bu şekilde birey  kaderci bir şekilde neticeyi beklerken kısa dönemli hedefler için çaba uğraşır.

Bu süreç özetlenirse amaca ulaşma yolunda şansa karşı yetenek, başkalarına olan güven duygusu, süreğen ve uzun dönemli hedeflere oranla kısa dönemli hedeflere ulaşma çabasına olan inanç ve bu inançlar arasındaki etkileşim bireyin büyük ölçüde umut veya umutsuzluğunun tiplerini meydana getirir.

Umutsuzluk ve Depresyon


Umutsuzluk ve Depresyon: Umutsuzluğu barındıran en mühim psikiyatrik rahatsızlıklardan birisi depresyondur. Pek çok deprese hasta psikiyatriste mutsuzluk ve umutsuzluk şikayeti ile gider. Araştırmalarda depresyondaki hastaların yüzde 78'den fazlasının geleceğe negatif baktığını bulunmuştur. Bu oran depresyonda olmayan olmayan hastalarda ise yüzde 22'dir. Hastaların şikayetleri ve depresif semptomlarının şiddeti çoğaldıkça umutsuzluğunda arttığı klinik testlerle gösterilmiştir. Ayriyeten depresyonun bütün bulguları içinde umutsuzluk ile en yakın alakası olan intihar fikridir. Melges (1969) depresyonda esas problemin umutsuzluk olduğunu belirtmiştir. Umutsuzluğu takip eden diğer semptomlar ise değersizlik, çaresizlik, mutsuzluk, kararsızlık, eyleme geçememe, işlerini devam ettirememe ve suçluluk hisleridir.

Depresif dönemden önce kişilerin çoğu planlan ister kişisel isterse başkaları ile paylaşılmış olsun hedefe odaklı eylem planlarının etkinliği konusunda güvenli olup, büyük oranda geleceğe yöneliktirler. Kamçılayıcı olay çoğu zaman, kişisel çabanın başarısızlıkla neticelenmesi veya geçmişte pek çok olayı paylaştığı bireyin kaybedilmesi veya doyumun önlenmesi sebebiyle özen ile hazırlanan planın kesintiye uğramasıdır.

Süreğen ve uzun dönemde hedefler kuvvetli üstbenlikleri sebebiyle depresyonu olan kişide önem kazanır. Planlan kesintiye uğramış olsa bile gelecekle alakalı doyumlardan vazgeçmeleri zor olduğu için deprese birey bu amaçları başarma çabalarını sürdürür. Sonuçta geçmişte devamlı başarılı olan hedefe yönelik davranışı silip atmak zordur. Bu faktörler depresif bireyin hedeflerini başarma konusunda umutsuz olmasına rağmen halen neden hedeflerine bağlı kaldıklarını kısmen de olsa açıklamaktadır. Depresif birey bu duygusunu "istediğim şeyleri yapamayacağımı bilmeme rağmen yine de yapmak istiyorum" biçiminde ifade eder. Bu his onun kendine güvenme uğraşına zarar verir. Depresif bireyler güvensizlik duygusundan kısmen de olsa kendilerini sorumlu tuttukları için kendilerini suçlarlar.

Beck de (1963) depresif semptomları orta ve şiddetli seviyede olan hastaların yüzde 80'inde kendini suçlama olduğunu, çok şiddetli seviyede olanlarda ise bu oranın daha da yüksek olduğunu ifade etmiştir. Kendine güvensizlik ve suçlama arttıkça depresif birey çevresine bağımlı duruma gelir. Daha sonraki dönemlerde umutsuzluk o kadar yoğunlaşır ki birey başkalarından gelecek yardımı yararsız bulmasına rağmen yine de onların önerilerine umutsuzca sarılır. Özet olarak depresif birey planlarının süreğen ve uzun dönemli amaçlara karşı daha fazla etkin olamayacağına inanır, yani diğer bir ifadeyle üstbenlik ve ego-ideali doyumsuz duruma gelir ve kısmen başarısızlıktan kendini sorumlu tutar. Düşüncenin bu halinden çıkan kararsızlık, eyleme geçememe, değersizlik ve işlerini yapamama suçlaması en yoğun depresif şikayetleri oluşturur.

Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiştir. Bu kurama göre depresyonun meydana gelmesi çocukluktan beri karşılaşılan acılı uyaranlardan kaçmayı, kurtulmayı bilmeme ve çaresiz kalma durumu olarak açıklanmıştır. Depresif kişi çoğu zaman başarısızlık sebebiyle içsel, değişmez ve genel nedensel yüklemeler yaparken başarıda ise dışsal, değişebilir ve özel nedensel boyutta yüklemeler yapmaktadır (Costin ve Draguns 1989). Davranış bilimcilerine göre depresyon, uygunsuz ve yetersiz faktörlerin pekiştirilmesi bazı destekleyici faktörlerin ise geri çekilmesi neticesi gelişir (Costrin ve Draguns 1989).

Bu kuramların dışında bazı araştırmacılar ise erken çocukluk dönemindeki zorlu ve çatışmalı hayatların umutsuzluğa sebep olduğunu vurgularken, bazıları da depresyona yatkınlık gösteren kişilerin ortak ve birincil ihtiyaçlarının sevilme olmasından dolayı bireyin kendisine saygı duymasının önemli bir faktör olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir (Velioğlu ve Peker 1989).

Depresyonun psikoanalitik kurama göre açıklanması da geleceğe yönelik karamsarlık hissi ve özsaygının kaybı esas alınarak yapılmıştır. Özsaygı yitiminin geleceğe yönelik umutsuzluğu etkilediği gösterilmiştir. Psikoanalitik kurama ait ilk bilgiler Freud (1957) tarafından "Yas ve Melankoli" isimli eserinde sunulmuştur. Freud, yas olayı ile melankoliyi karşılaştırırken, melankolide gerçek bir sevgi nesnesinin kaybı olmayabileceği üzerinde durarak yastan farklı olduğunu ifade etmiştir. Depresyonda gerçek vaya bilinç dışı sevgi nesnesi kaybı vardır. Bu kişi tarafından sevdiğinin onu terk etmesi, sevilmeme, hatta beni kimse sevmiyor, ben işe yaramam, yeterli değilim hisleri biçiminde içe yansıtılır.

Bu şekilde kişinin özsaygısı azalır. Bu arada katı bir üstbenlik ve özel savunmalar depresyonun görünümünü belirler. Kişi sevgi yitimini değersizlik, kötümserlik duygularına çevirir ve bu duygulan kendi içine yöneltmesi intihara sebep olabilir. Fenichel (1945), depresyon ve özsaygı üzerinde durmuş, özsaygı kaybı ile özsever emellerin zedelenmesinin depresyonun ortaya çıkmasında mühim olduğu fikrine dikkat çekmiştir (Kaplan ve Saddock 1985).

Bibring (1953), depresyonun psikopatolojisini ego kavramı dahilinde açıklamıştır. Buna göre herkesin güçlü ve özsever nitelikte uyumlu ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri mevcuttur. Depresyon ise bu beklentilerin kesintiye uğrayarak güçsüz ve çaresiz olma halidir. Bu beklentiler şu aşamalarda geçer:

1. Değerli, sevilen, istenen birey olmak; değersiz olmamak,
2. Güçlü, üstün, güvenli olmak; güçzsüz ve güvensiz olmamak,
3. İyi ve seven olmak; saldırgan ve yıkıcı olmamak ister.

Bu beklentiler başlangıçta dürtüsel ihtiyaçları karşılamak üzere geliştirilmiştir. Gittikçe kişinin özerk emelleri oluşmuş ve benlikçe benimsenmiştir. Normalde kişi özerk olan bu beklentilerini gerçekleştirerek yaşamak ister. Lakin güçlü ve sarsıcı bir yaşam olayı, hayal kırıklıkları ve örselenmeler çatışma meydana getirir. Bu çatışmada benlik güçsüz kalır ve özsaygı düşer. Artık kişi umutsuzluk içindedir (Öztürk 1985). Freud ve Fenichel'den (1945) farklı olarak Bibring (1953) özsaygı yitiminin tek başına depresyonun ortaya çıkmasında yeterli bir faktör olamayacağını fakat çaresizlik ve umutsuzluğun eşlik ettiği durumda depresyondan bahsedilebileceğini ifade etmiştir.

Depresyon ile alakalı geliştirilen kuramlardan bir bölümü depresyonda negatif düşünce, beklenti ve yanlış öğrenmenin etkin olduğunu gösterip umutsuzluk ile ilişki kurmuşlardır. Bunlardan biri de Beck (1979) tarafından geliştirilen bilişsel bozukluk kuramıdır. Beck depresyonu şematize ederken üç kavram kullanmıştır:

1. Bilişsel üçlü: Bireyin kendisi, çevresi ve geleceği ile alakalı inançları içerir.
A) Hasta kendini yetersiz, değersiz hisseder. Hayatı ona göre hayal kırıcıdır.
B) Çevresi ona yardım etmemektedir, hayatı yetersizdir.
C) Geleceğinden umutsuzdur, uzun dönemli hedefleri yoktur. Bu şekilde pozitif bir davranış başlatamaz.

2. Sessiz kabullenişler (şemalar): Depresif birey kendisinin de açıklayamadığı bazı inanç ve kurallara sahiptir. Hasta coşkularını, bilgilerini ve davranışlarını bu kurallara dayandırır. Mesela eşi iltifat etmezse "artık beni beğenmiyor, beni kimse sevmiyor, değersizim" fikri oluşur.

3. Bilişsel hatalar: Gerçek olayla, hastanın bu olayla alakalı negatif otomatik fikirleri kıyaslanarak mantık hataları kurulur. Mesela, keyfi anlam çıkarma, seçimli dikkat, genelleştirme, büyütme, küçültme ve  özelleştirme gibi.

Beck bu kuramı geliştirirken depresyon belirtilerinden karamsarlık için mühim bir kavram olan umutsuzluk üzerinde durmuş ve umutsuzluğun ölçümü konusunda yoğun araştırmalar yapmıştır. 1963'de Beck deprese bireylerin psikoterapisi esnasında gözlemleri temelinde aşırı uğraşı intihar olan ve intihar eğilimi gösteren hastaların durumlarını umutsuzluk olarak kavramlaştırdığını bildirmiştir. Bu hastalar daha sonraları umutsuzluklarının o anki bilişsel çarpıtmadan ya da hatalı ve gerçekçi olmayan ön yargılardan köken alabileceğinin farkına varmışlardır. Çoğu zaman depresyonla alakalı araştırma yapanların çoğu depresif hastalardaki umutsuzluk duygusunun, depresyonun şiddeti ve intihar riskinin belirleyicisi olduğu görüşünü benimsemektedirler (Kaplan ve Sadcok 1985).

Onlara göre psikotik vasıflı depresif hastalar sıklıkla gelecek ile ilgili diğer seçenekleri kabullenme ve iyileşme konusunda ikna edilemezler. Onlar için öznel olan tek seçim intihardır.

Psikodermatoloji



Derinin, rahatça görülebilen ve dokunulabilen bir organ olarak psikiyatride mühim bir konumu vardır. Deri; öfke, korku, utanç ve kızgınlık benzeri hisleri açık olarak ifade etme, duygusal uyaranlara cevap verme, bireyin kendilik imajı ve özgüvenini sağlama ile bebeklikten yetişkinliğe doğru seyreden sosyalleşme aşamasında mühim rol oynar. Ingram, derinin zihnin bir devamıı olduğunu, bu sebeple huy ve kişiliğin değerlendirmesi için gereken bölümlerden biri olduğunu ifade eder. Derinin beyin ile olan münasebeti embriyonik döneme dek uzanır; deri ile beyin ektodermden köken alır ve aynı hormonlar ve nörotransmiterlerden etkilenir .
Psikodermatoloji ise psikiyatri ile dermatoloji arasındaki münasebet ve etkileşime dayanan ortak bir faaliyet dalıdır ve pratikte bu beraberlik değişik sebeplerle olabilir:

• Psikiyatrik kökenli deri hastalıkları (artefakt dermatit)

• Dermatolojik hastalıkla meydana çıkan ve gerçekte deri hastalığı ile maskelenen psikiyatrik hastalıklar (sanrısal parazitoz, beden dismorfik bozukluğu)

• Psikosomatik faktörlerle meydana gelen ya da alevlenen deri hastalıkları (psöriasis, nörodermatit, hiperhidrosis v.b.)

• Sosyal izolasyona ve damgalamaya ikincil olarak ortaya çıkan psikiyatrik hastalıklar (psöriasis, vitiligo gibi hastalıklarda depresyon görülmesi)

• Genetik ve çevresel faktörlerle bir araya gelen deri ve psikiyatrik hastalıklar (mani ve psöriasis
gibi)

• Süregen psikiyatrik hastalığı olan bireylerde meydana çıkan deri hastalıkları (şizofrenlerde hijyene dikkat etmeme neticesi meydana gelen deri enfeksiyonları)

• Deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan steroid, izotretionin gibi ilaçlarla meydana çıkan psikiyatrik hastalıklar

• Psikiyatride kullanılan bazı ilaçlarla meydana çıkan deri hastalıkları (klorpromazin, lityum vb.).
Bahsedilen bütün bu sebeplerin incelenmesi, hastalıklar arasında sebep sonuç ilişkilerinin kurulması ve etiyolojilerin ortaya çıkarılması maksadıyla pek çok araştırmalar yapılmış ve devam etmektedirler.

Bu araştırmalar da belli başlı üç grup altında toplanabilir:

I. Dermatolojik hastalıkların meydana çıkması ve alevlenmesinde stresin rolü

II. Dermatoloji ve dermatolojik hastalıklarla alakalı dinamik ve analitik faaliyetler

III. Psikosomatik dermatolojik hastalıklarla alakalı klinik ve ilaç araştırmaları

20 Ağustos 2011

Bebek ve Çocuklarda Beyin Gelişimi


Bebek ve Çocuklarda Beyin Gelişimi

Beyin gelişimi hamileliğin ilk ayında başlar ve ergenlik süresince devam eder. Bu gelişim, hayatın ilk beş senesinde daha hızlı gerçekleşmektedir. Beyin gelişimi türlü seviyeleri izler.İlk olarak anne karnında sinir hücreleri oluşur. Daha sonra ise sinir hücreleri arasındaki bağlantılar meydana gelir ve olgunlaşır. Bütün bu gelişim, kalıtsal vasıflar ve çevrenin etkisi ile gerçekleşir. Beyin gelişimini etkileyen en mühim çevresel etmenler, beslenme, zararlı kimyasal maddeler ile karşılaşma; bebeğe verilen uyarılar ve onun yaşadığı tecrübelerdir.  

Beyin hücreleri arasındaki bağların meydana gelmesini ve beyin gelişimini sağlayan iki tip uyarı ya da tecrübe vardır:
İlki  ışık, ses benzeri kesimlikle şart olan uyarılardır.  Mesela; görmenin gelişmesi için ışık ve görsel impulslara; konuşma yeteneğinin gelişmesi için sese ve konuşmaların duyulmasına gereksinim  vardır. Bu uyarılar uygun zamanda ve yeterli seviyede olmalıdır. Şayet olmazsa kalıcı davranış ve gelişim problemleri meydana çıkar.

İkinci uyarı biçimi de bebeklerin ailelerinden bireysel olarak aldıkları uyarılardır. Bu, aileden aileye değişiklik gösterir. Bu uyarılar; beyin hücreleri arasında değişik bağların meydana gelmesini sağlar.  İyi uyarılar (sevgi, ilgi, anlayış) alan bebek ve çocukta iyi bağlar; kötü uyarılar (azarlama, öfke, zarar verme) alan bebek ve çocukta ise kötü bağlar meydana gelir. Bu bağlar da bireylerin daha sonraki bütün hayatını etkiler. Bu sebeple bebeklik ve erken çocukluk döneminin desteklenmesi çok mühimdir.